İlk gördüğüm kişi belediye çöpçüsü ya da temizlik görevlisiydi. Üzerinde turuncu tulumdan bozma mesleğine uygun bir kıyafet, ağzında yüksek ihtimalle hemen yanıp bitmeyen bir sigarayla işini yaparken beni fark etti. O an göz göze geldik; bana “Ne işin var burada?” der gibi bakıyordu. Ya da en kötü ihtimalle bana öyle gelmişti. Sigarasını yere attıktan sonra, üzerine bastı ve elindeki tenekeden bozma saplı faraşa veya küreğe süpürdü ve gitti. Bense kendimi sorgulamaya başlamıştım, çöpçü oradan giderken... Kimdim ben ve burada ne işim vardı? Peki ya o ne yapıyordu şimdi? Benim ki de soru mu şimdi? Yumuşacık yatağında mışıl mışıl yatıyordu elbette.
Bu karmaşık düşüncelerimi karşıdan geçmekte olan gevrekçinin sesi (yani simitçinin) kesmişti. Sadece kesmekle kalsa iyi; bir de o muhteşem sıcak hamur kokusu… İşte bu nefis kokuya sabah saatinde kolay kolay kimsenin hayır diyebileceğini sanmıyorum. Tabi ki bende duramadım ve seslendim tam gevrekçi çocuk yanıma gelirken gayri ihtiyari elimi cebime attım. Kahretsin cüzdanım yoktu, kesin evde öteki pantolonumun cebinde kalmıştı. “Neyse, tamam sağol cüzdan evde kalmış.” dedim. “Al ağabey canın sağ olsun, karnın aç herhal… Ben de çok aç yattım, buralarda…” dedi ve gözlerime acıyarak bakarken. Sonra da elime gevreği tutuşturdu ve gitti. İlk kez kendimi zavallıymışım gibi hissetmiştim.
Hava soğuk olmasına rağmen gevrek sıcacıktı. Hem ellerimi ısıtmıştı bu gevrek hem de midemi. Hatta yüreğimi bile ısıttı diyebilirim. Daha geç olmadan da eve gidip cüzdanımı almaya karar verdim. Kendime bunu itiraf etmesem de eve gidip sıcacık bir demlik çay demleyip iki börek, bir boyoz, bir de gevrek almak ve de günlük gazetelerin macun kokusunu içime çekmek istiyordum. Tabi ki bu eski püskü kıyafetlerden de bir an önce kurtulmalıydım, hatta hafif hafif kaşınmaya mı başlamıştım ne? Birkaç sokak ötedeki evimizin olduğu binanın önüne geldim ve anahtarımı çıkarmak için elimi cebime attım. Korktuğum başıma gelmişti, anahtarı evde unutmuştum. Sabah sabah kapıcıyı rahatsız etmemek, birazda sorgu suale tutulmamak için komşunun ziline bastım. Üst komşumuzun iki çocuğu vardı. Okul saati olduğu için uyanmış olduğunu düşünmüştüm. O sırada kameralı intelkom cihazında yüzümü gören komşum, sakaldan tanıyamadığından olsa gerek “Hadi be oradan…” deyip yüzüme kapattı ve kapıyı da açmadı. Alt komşumun ziline bastım benzer bir şekilde “Allah versin” deyip kapattı.Tam bu sırada gözüme bir yazı ilişti. Dış kapımızdaki yazı aynen şöyleydi: “Dilenci ve pazarlamacıların girmesi yasaktır!” Bu yazıyı eve geç saatlerde geldiğim için hiç görmemiştim ve işin komik tarafı kendi yaşadığım yere şu an giremiyordum. Bu sırada kapıcımız elinde sepetiyle omzuma dokundu “Siz miydiniz beyefendi?” deyip kapıyı açtı. Asansöre bindiğimde binanın çok sıcak olması beni mutlu etmişti Ya da bana öyle gelmişti bilemiyorum. Aynaya baktığımda ise bu yüzün bana mı yoksa mimar BEY 'e mi ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Sahi ben kimdim? Üstümdeki kürkü çıkarınca kime dönüyordum? Belki de bu sorunun cevabı çok yakınımdaydı…
(Devamı soğuk güneş 5 'te)