Şiir Yazanın Değil İhtiyacı Olanındır...

O an

rüzgâr değdi kanatlarına

fırtınanın ortasına düştü boran

ıtırlı bir okyanus dibinde

vurgununu arayan sünger avcısının korkulu arzusu,

zamanını kaybetmiş bir rüzgâr değdi kanatlarına

 

fırtınalı bir sessizliğin ardında,

iki nokta arasında,

bir “yalan” sonlandı;

yol-aldı gerçek kendine

 

Ay-ın Sıla-yı andıran yüzünü

aynı anda doğrulayan yanlışı

ayakları altında çiğnediği

altı günde imar edilen bedeni

bir “ah” kudretiyle semaya yükselerek

Mecnun katında saf saf

Tesbihe durdu 

 

arzına sual olunmaz,

bir doğrunun en güzel yanlışına!

iki can karışınca bir yalana

zaman hükümsüzdü o an(d)a

 

Ömür akıp giderken

Son batımında güneşin

Son nefesinde âdemin

Son tebessümü

Ebelendi… Sağım solum önüm arkam…

 

Dünya gözüyle o an’da

“Düştüm ardına, yürürüm ardınca

Al yanaklım, kömür gözlüm edalım

Ümmiyim dillerim dönmez yâdına

Mor sümbülüm, menevşem, gonca gülüm”

Yolun başladığı yerde bittiğini

Eklenince sözün öncesi sona

Anladım.

Ey karanlık gecelerin sultanı…

O an’da…

ihtiyar_zeus
ihtiyar_zeus
09 Eylül 2009
Bu yazarın ‘Pay'lanmak İsteyene’ başlıklı yazısı da ilginizi çekebilir.

Bu Yazıyı Beğenenler

Default Avatar
nilanya
ihtiyar_zeus

Okur Yorumları

nilanya - 09 Eylül 2009 15:44
nilanya
Evet şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır. Postacı filminde Postacı Mario'nun Neruda'ya verdiği cevaptır bu..Şairler ,yazarlar bence yazılarını ,şiirlerini yazarken acı çeker,keyif alır,dara düşer,bunalır...Yani yaşanacak tüm duyguları o doğum anında başka birisi olarak yaşar.Çok zaman yazı ya da şiire yeniden döndüğünde kendi içindeki öteki kişiyle karşılaşmak ürkütebilir bile..
Bu isimde bir şiir okumak çok güzel...
nilanya - 09 Eylül 2009 16:04
nilanya
1950'li yılların başında İtalya'da tenha bir adanın fakir balıkçı köyünde yaşayan yoksul Mario Ruoppolo (Massimo Troisi), baba mesleği balıkçılık yerine postacı olmayı tercih etmiştir. Gelen postaları adanın dört bir yanına bisikletiyle dağıtır. Zaten hemen hemen tek bir kişi için çalışıyor gibidir, o da adada sürgün olarak yaşayan Şilili ünlü şair Pablo Neruda (Philippe Noiret)'dır. Doğal olarak Dünyanın dört bir tarafıyla yazışan bu ünlü şahsiyet Marksist düşüncelerinden dolayı ülkesinden uzaklaştırılmıştır. Bu saf yürekli posta dağıtıcısıyla yazar arasında zamanla sıcak bir dostluk gelişir. Neruda zaman içerisinde postacıya şiiri sevdirmiştir. Hatta Postacı Mario, tanıştığı ve bir görüşte aşık olduğu güzel bir genç kızla Neruda'nın şiirlerindeki mecazları kullanarak iletişim kurar. Pablo Neruda'nın şiirleri onları birbirlerine yaklaştırmıştır. Neruda'yla postacı arasında şöyle bir konuşma geçer:

« Neruda: Benim şiirimle kızı baştan çıkarmışsın.
Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil.
Neruda: Benim yazdığım şiirin bana ait olmadığını mı söylüyorsun?
Postacı: Evet. Şiir, yazana değil ihtiyacı olana aittir. »


Köyün tek kafesini işleten kadının yeğeni olan Beatrice Russo (Maria Grazia Cucinotta) ve Mario evlenirler. Neruda'nın nikah şahitliğini yaptığı düğünde gelen bir telgraf Neruda'nın sürgün günlerinin sona erdiğini haber verir. Büyük şair Karısı Matilde (Anna Bonaiuto) ile birlikte çok sevdiği ülkesi Şili'ye geri döner. Mario ve Beatrice Neruda'dan uzun bir süre haber alamazlar. Onu sadece basında çıkan haberlerden takip edebilirler. Kendilerini aramadığı için de ona biraz kırılır gibi olurlar.

Aradan 5-6 yıl geçmiştir, bir gün Neruda ve karısı turist olarak adaya çıkar gelirler. Kafede Beatrice ve 5 yaşlarındaki oğlu Pablito (Çocuğa Neruda'nın adı verilmiştir)'yla tanışırlar. Ancak Mario yoktur. Mario'nun Napoli'de düzenlenen siyasi bir miting sırasında çıkan kargaşada öldüğünü ve çocuğunu hiç göremediğini öğrenirler. Beatrice Neruda'ya Mario'nun adada kaydettiği doğanın seslerini dinletir, bunu yapmasını ondan yıllar önce Neruda istemiştir.
***
Ve üzücü bir not:
Filmin senaristlerinden ve filmde postacıyı canlandıran başrol oyuncularından Massimo Troisi bu filmi tamamlayabilmek için önemli bir kalp ameliyatını ertelemişti. Nitekim film tamamlanır tamamlanmaz da bir kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Öldüğünde 41 yaşındaydı ve filmin eriştiği başarıyı göremedi.Film Massimo Troisi'ye ithaf edilmiştir.
ihtiyar_zeus - 11 Eylül 2009 23:22
ihtiyar_zeus
Yazma eylemi, bir intikam duygusu da taşır zannımca. Yüzüne çarpan "şey"lerden bir öç alma isteği belki de kim bilir? Ama şu bir gerçektir ki yazınca rahatlar insan. Eğer böyleyse yani her hâlükârda yazma eylemi sonucunda rahatlıyorsa insan, o zaman bir sancı, sıkıntı, duramama, dayanamama vb. anının soyut alemde somutlaşmasıdır yazma. İşte sevgili Nilanya, yazan "yazamamayı" beceremediği için yazar. O anda yaşananların kişiselliği ortadan kalkar ve sadece "düşüncenin" ve "duyguların" kanunu işlemeye başlar. Düşünce ve duygular yeter derecede güçlü ise kişi silüetlerini gömleği çıkarıp sandalyenin sırtına atması kadar kolayca atıverirler. Yazan kişi sonra bir yabancı bakmaya başlar yazdıklarına. Heyhat sevgili Nilanya artık o garip postacı Mario Ruoppolo'nun bir şiiri vardır...


(Güzel düşüncelerinin yer aldığı cümlelerde ismimin geçmesi beni çok mutlu etti. Teşekkürümü lütfen kabul buyurunuz....)
İhtiyar_zeus
nilanya - 11 Eylül 2009 23:41
nilanya
Evet postacının bir şiirin olması ne tuhaf değil mi? Bazen düşünürüm buldozer gibi üstümüzden geçen hayat mı gerçek? Yoksa yazarların yarattığı evren mi? Ben gerçek hayatın hayhuyundan çok zaman kaçarım. En olmadık zamanlarda; otobüste, deniz kıyısında, bekleme salonlarında çamtamda taşıdığım bir kitabın üç beş satırına atıveririm kendimi. O üç beş satır yıldızları ayaklarımın altına serer.Bak şimdi Cemal Süreya'nın bir şiiri geldi aklıma...
ADAM

Adam şapkasına rastladı sokakta
Kimbilir kimin şapkası
Adam ne yapıp yapıp hatırladı
Bir kadın hatırladı sonuna kadar beyaz
Bir kadın açtı pencereyi sonuna kadar
Bir kadın kimbilir kimin karısı
Adam ne yapıp yapıp hatırladı.

Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı.

Cemal Süreya