Sizlerle bir anımı paylaşmak istedim sevgili dostlar.
Rahatsızlık geçirdiğim dönemlerdi:
İçim dolu içim yaralı...
Hiç bir şey kar etmiyor...
Derdime derman olmuyor...
Nankörlük yarasına...
Sırtımdaki bıçak izlerine...
Gönlümdeki sızılara...
Tenimdeki cam parçalarından
Akan kan damlalarına...
Parçalanan ruhuma..
Canımın kor ateşlere yanmasına...
Kaybolan güven duyguma...
İçime bir ateş düştü Hz. Mevlana beni çağırıyordu...GEL...
Nasıl gribim ama, herkes gitmemem için yalvarıyor...
Hem gribim hem de tahtaların eksik olduğu dönemim..
Eee haliyle korkuyorlar da ama ne mümkün...
Aklıma koydum içim nara yandı bir kere..
Araştırmaya başladım bir taraftan…
Dediler ki belediye gezi düzenliyormuş, onlarla git...
Ama benim içim fena, coşmuşum ..
Zikrederek gitmek istiyorum konuşmadan..
Bir şekilde öğrendim, akşam binip sabah orda oluyormuşsun...
16 aralık 2003 ertesi gün ŞEB-ARUZ törenlerinin son günü.
Yolda her molada abdest alıp tespihimi çekiyorum dualarımı okuyorum..
Sıcak çorba içiyorum çok fena hastayım çünkü...
Sabah indim Konya’ya minibüse binip merkeze gittim kahvaltı ettim..
Heyecanla Mevlana’nın kapısının açılmasını bekliyorum..
Baktım gelenler var...”Aaa sen de mi buradasın?” diyen sesler =)
Mecidiyeköy’den arkadaşlar.(Daha sonra beraber gezdik diğer yerleri)
Sevgili dostlar içeri girdiğimde hissettiklerim anlatılır gibi değil...
Ben divane, ben kopmuşum zaten...
- Ya Hz. Mevlana ben geldim…
Sanki beni gözlüyordu kendine gel diyordu...
Ne kadar öyle kaldım, ne kadar hıçkırıklara boğuldum, bilmiyorum...
Arkadaşımın beni çekiştirmesine kendime geldim...
Sonra çıktık aynı avludaki Mevlana ilgili tasvirlerin bulunduğu yerleri gezdik...
Sağolsun arkadaşlar bırakmadı civardaki yerleri gezdik ..
Ama benim aklım Mevlana’da…
Akşam oldu herkes ayrıldı şurada buluşuruz diyerek...
Bir kaç arkadaş biz gene gittik Mevlana’ya, avludan girdik içeri..
Kalabalık gruplar (şeb-i aruzun son günü)
Bir genç hanım gördüm, karşısında biri...
Ellerini almış avuçlarının içine....
Yüzünde floresan lamba gibi bir ışık!!!
Gözleriyle sema ediyor.
Allah’ım sen büyüksün, ben tutamıyorum kendimi artık.
Onları seyre daldım, arkadaşım “yürü ben seni ona götüreceğim” dedi...
Bu sefer ikimiz, anlatamam o anı. Nasıl bir coşku… Gözyaşı sel gibi...
Ben onun ellerini öpüyorum aşkına hayran, nuruna hayran...
O benim ellerimi öpüyor, gözleri sema ediyor.....
Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum... Kulaklarım hiç bir şey duymadı zaten.
Arkadaşımın çağırmasıyla kendime geldim.
Etrafımızın dolduğunu gördüm. Allah’ım nasıl bir şeydi, nasıl bir nurdu, gerçek miydi?
Turist gurubuymuş, hangi millettendi bilmiyorum. Hem ne önemi var ki?
Tekrar Mevlana’ya, içeri girdim vedalaşmaya. Uzun bir kuyruk...
Aradan baktım siyah cübbeli başı öne eğilmiş bağdaş kurmuş biri...
Herkes eğiliyor önünde elini öpüyor… “Allah Allah bizim dinimizde el etek öpmek yok!” dedim ve girmedim sıraya... Kenardan devam ediyorum duama, vedama…
Kuyruk azalınca birde baktım ki...
Mevlana’nın bastığı merdivenleri öpüyorlarmış, sıvazlayıp elleriyle dua ediyorlarmış...
Artık bu benim o ruh haliyle gördüğümü zannettiğim bir şey miymiş bilmiyorum?
Sonra vedalaşıp çıktım ruhum orda kalarak...
Dünyanın her yerinden insanlar İngilizce kuranlar ellerinde ve Mevlana’yı anlatan kitaplar…
Nasıl bir aşk Allah’ım? Kendimden utandım, acaba değerini biliyor muyuz yakınımızdaki hazinenin? Allah dostları, Hak Eren’ler, ne güzel öğretiler...
Rabbim anlayan, idrak eden, yaşayanlardan etsin hepimizi… (Amin!)
Gel, Gel, Ne Olursan Ol Yine Gel.
İster Kafir,İster Mecusi,İster Puta Tapan Ol Yine Gel,
Bizim Dergahımız,Ümitsizlik Dergahı Değildir..
Yüz Kere Tövbeni Bozmuş Olsan da Gel...
Sevgiyle, sağlıkla kalın dostlar...