Inziva

0
32
  
    Disarida yagmur var, içeride hemen hemen evrenin her okulunun her sinifindaki o “sinif kokusu”, kasvet, sikinti. Biri digerine yeni isikli ayakkabilarini gösteriyor, digeri onu dinlemeden söz sirasinin kendisine gelecegi ve çabucak biriktirdigi parasiyla aldigi bilgisayarindan bahsedebilecegi o ani bekliyor. Yeni ayakkabili susmuyor, ögretmenin kalin ve soguk sesi ikisini de kendine getiriyor.
 
  Ögretmen, parasiyla çikolata, defter alip para üstünü merak eden bir ögrencinin hesabini yaptiriyor, Onun hiç o kadar parasi olmadi. Hemen hesapliyor para üstünü, söylemeye cesaret edemiyor. Sinifin sessizi, en küçügü, kendisinden büyük olan sinif arkadaslarini fazla gelismis saniyor. Onlar futbol oynuyor, O herhangi bir takim eksik oldugunda seçiliyor. Para üstünü hala bulabilen yok. Birisi söylüyor, yanlis cevap. O, evde çesit çesit kitaplar okuyor, sinifin kitapligindan zorla verilenleri bitiremiyor. Teneffüs zili. Karni aç, parasi az, kantin sirasi çok fazla, siradakilerin hepsi kocaman adamlar. Üç çocuk masaya oturmus, birisinin çikolatasindan çikan oyuncagi monte ediyorlar. Oyuncagin sahibinin kaslari çatik, yaklastirmiyor fazla. Oyuncagi tamamlayip cebine atiyor, bakmak isteyen arkadasina bir küfür savuruyor. Uzakta bir isçi hayatinin son gününün son sabahinda uykulu uykulu tersaneye dogru yola çikmis, her gün gibi siradan bir gün. Uzakta bir patron kendisini etraftan, insanlarin “pisliginden”, “iticiliginden” korurmus gibi görünen arabasina atliyor, fazla yaklasmadan, “kirlenmeden” kontrol edecegi çalisanlarina dogru yola koyulmus. Uzakta, siska bir baba is bulmus, son issiz gününde erken kalkmis, çocuklarina kurabiye götürüyor. Uzaklarda, sokak köpegi ömrünün en saglam kahvaltisina denk gelmis, korkarak, sevinerek, alel acele yiyor. Sinifta kasvet, karin agrisi, tebesir tozu…

    Yagmur azar azar devam ediyor. Pencereye yapistirilmis bir fotograf gibi duran koskoca bir dag… Üstleri beyaz, günes vuruyor, altlar yemyesil, sakin ve her seyin üzerinde. Orada isikli ayakkabi yok, çikolotadan çikan oyuncak yok, etrafinda senden uzak, senden büyük olanlar yok, dev gibi, itici arabalar yok… Dag hepimizden büyük ve onun yaninda hepimiz inkar edilemeyecek kadar esitiz. Renkli, isikli ayakkabilar daha asagilarda, dagin ulasmadigi yerlerde, hepimizin en bastan beri yavas yavas uydurdugu üstünlük ibareleri hep ondan uzakken çalisiyor. Uzakta bir yerde bir isçi halen sabah kendisine selam veren yasli adami düsünüyor, halen onun mutlulugunda. Derinlerde, asagilarda madenci eli yüzü siyahlar içinde, bir an kendisini hatirliyor. O an kendisini düsünen tek kisi kendisi.

    Dag yüksek, büyük, dag korkutucu, çok az kisi gidiyor oraya. Isikli, renkli dükkanlar, parlak arabalar, kiyafetler, boya kalemleri, oyun hamurlari, para, televizyon, takim elbiseler, bond çantalar, kibirli yüzler, is ve okul, iki günde saman alevi gibi parlayip sonra yerini bir baskasina birakan pop sarkilar, gereksizce gösterisli avizeler, topuklu ayakkabilar herkes için yeterli, yeterince iyi. Dag arkada duruyor, o hep büyük, ancak bazen farkina variliyor. Oraya gidip pahali, isikli ayakkabilarimizi kirletmememiz gerekiyor. Onun zaten isikli ve pahali bir ayakkabisi yok. Asagida, sehirde; okullarimiz, isimiz, çantalarimiz, sürü psikolojimiz, kibirli ve somurtkan suratlarimiz, göbekli, kel patronlarimiz, yöneticilerimiz, kisa zamanimiz ve televizyonlarimiz var, hepimiz çok mutluyuz. Oraya gidenler ancak bos, ise yaramaz insanlar, meczuplar, yalnizlar, yalnizliginin farkinda bile olmadan, dünyadan bihaber yasayan, bir gün oralarda ölüp kimsenin umrunda olmayacak olan pis ve sakinilmasi gereken insanlar… Oysa ki asagida her sey yolunda(!) Bazilarimiz istediklerimize sahibiz, ve digerlerimiz onlarin mutlulugundan arta kalanlari yalayip yutuyor, televizyonda eglenen insanlari izleyip eglenmeye çalisiyor, önüne çikan üç kisiden birini temcilcileri seçip özgür oluyor, seçme özgürlügünü kullaniyor… Siniftakilerden ikisi yirmili yaslarina gelmeden ölecek. Ve geride kalan yirmiye yakin yilini arkadaslarina ayak uydurmak, sürüye uymak için satin aldigi kiyafetlerle, her gün gitmek zorunda oldugu okul ve isle, huysuz yüzüyle geçirmis olacak. Dört milyar yilin içinde sadece bir yirmi yil yasamis olacak ve o yirmi yil içinde kendinden çok emin halde birilerine üstünlük kuracak, toplu tasima araçlarina tikilarak evine gidecek. Milyarlarca insanin içinde siradan biri oldugunu kabullenemeyecek, çaresini yine onlardan biri olmakta, onlar gibi yasamakta bulacak ve en sonunda çok genç yasta ölecek…

    Dagda sessizlik var, yalnizlik var, yalnizligin gücü var orada. Yalnizligi kötü, yalniz kalmak isteyenleri hasta, sorunlu ilan etmis toplumun arkasinda yükseliyor sessizce, her zamanki yerinde. Insanlar yalniz kalmak istemiyor. Yalniz kalmamak için çevrelerinde bulduklari insanlarla evleniyor, onlarla yaslanip ölüyor, onlarin kendileri için yaratildigini iddia ediyorlar. Birbirleri için var olduklarini söylüyolar, birbirlerine “hayatim” diye hitap ediyorlar, beraber zaman geçiriyor, beraber uyuyorlar. Bütün günlerini çalismak için geçiriyorlar, aksamlari televizyonlarina kavusuyor, gece uyuyor, sabah kalkip yine islerine gidiyorlar. Para kazanmak; kisisel zevkler, daha iyi, daha mutlu, tatmin edici bir hayat için degil. Çünkü bunlar için zamanlari yok. Haftada yedi gün var ve onlar alti günü iste geçiriyorlar. Para kazanmak sadece hayatta kalabilmek için. Para kazanip hayatta kaliyorlar ve bu hayati para kazanmak ugruna harciyorlar. Onlarin üst basamaklarina çikildikça ise bu durum daha iyi bir hal aliyor. En üst basamaktaki, alttakilerin sahip olamadiklari her seye sahip. Alttakiler onun rahati için çalisiyorlar farkinda olmadan, ömürleri bu yolda tükeniyor, en üstteki onlarin hayatta kalmasini sagliyor ve onlar ömürleri boyunca çalisiyorlar. Sistem tikir tikir isliyor. Uzakta bir adam simdiden yorulmus. Tek bacaginin üzerinde, diger tarafindaki koltuk degnegi gitgide iskenceye dönüsüyor. Evine gitmesi için daha uzun saatler var. Yapacak hiçbir seyi yok. Bir sekilde hayatta kalmali.

    Zil sesi. Diger ders için on dakikasi var. Firliyor yerinden. Hep pencereden gördügü o gizemli yere dogru kosuyor. Okul bahçesini geçiyor. Patikaya ulasiyor. Soluk soluga kosmaya devam ediyor. Sol tarafinda gürültüyle akan dere, karsisinda gizemli sis tabakasi ve sonsuz agaçlar… Kosmaya devam ediyor. Anlatildigi gibi sakincali, korkutucu hiçbir sey yok. Gitgide yükseliyor. Nefes nefese kalinca durup arkasina bakiyor. Ders baslamis olmali. Yavas yavas yürümeye devam ediyor. Hiç insan yok. Telas, korku, kaçis, yerini dinginlige birakiyor. Etraftaki kayalarin, agaçlarin, ara sira çalilarin arasindan hizli hareketlerle kaybolan kertenkelelerin hiçbiri onun küçük olmasiyla, fazla konusmamasiyla, ayakkabilarinin markasiyla, ödevini yapip yapmadigiyla ilgilenmiyor. Uzun süre ilerledikten sonra arkasina bakiyor. Okulun bahçesinde küçük silüetler halinde ögrencileri görüyor. Yeni teneffüs olmali. Okulun etrafindaki binalar, evler, insanlar, arkadaki dügümlenmis halat gibi duran sehir ayaklarinin altinda. Herkes orada. Hepsi, tek bacagiyla çalisan adam, güzel bir kahvalti yapmis sokak köpegi, isçilere yaklasmadan yasayan patron, hepsi ayni dügümün içindeler. Biraz daha yukarida, günes isigini bile içine almamak için direnen ormanin baslangicinda bir agacin altina oturmak istiyor. Ama sanki oturdugunda her an bir tehlike hizla yaklasacak ve yerinden kalkip kaçana kadar onu yakalayacak gibi hissediyor. Agacin yaninda ayakta duruyor. Sik agaçlarin yapraklari sayesinde yagmur bile yeri pek islatamamis. Birden oturuyor. Her sey ayni. Tehlike yok. Oturana kadar oradan korkuyordu ama oturdugu anda artik oranin bir parçasi. Günes yavasça yüzünü gösteriyor, yagmurla yikanip temizlenmis gibi piril piril.

    Asagi inerken yukarida ne kadar zaman geçirdigini bilmiyor. Ama çikarken oldugu gibi tedirgin degil, yavasça yürüyor. Bir süre sonra sehir, yüksek binalar ve yakinda okul ve okul bahçesi görünüyor. Yine bir süre sonra, okul bahçesinin yakininda. Ögrenciler eve gitmis olmali. Siniftan çantasini almak zorunda. Okul bahçesine yaklasiyor. Aniden zil sesi. Birkaç saniye sonra da okuldan bahçeye dogru bir kalabalik akiyor. Ne yapacagini bilemiyor. Böyle aniden ortadan kaybolmasini nasil açiklayabilir? Kalabalik akiyor bulundugu yere. Kalabalik, hala kalabalik. Birden sinif arkadaslarini farkediyor kalabaligin içinde. Kalabalik, artik kalabalik degil. Belirgin yüzler var orada. Ona yaklasiyorlar. Sisman olani, “Enayinin ayakkabisina bak, çamur içinde. Nereye kaçtin enayi?” diye soruyor. Bitmeyecekmis gibi bir karin agrisi. “Cevap versene lan!” diyor digeri. Cevap arkada. Yüksek, yesil, koskocaman cevap bulutlara degmeye çalisiyor. Onu görmüyorlar. Sisman olan elindeki çikolatanin paketini yüzüne firlatiyor ve gidiyorlar. Kalabalik epey azaldi. Çantasini almali. Bir kez daha dönüp bakiyor arkaya. Ayni yerinde duruyor. Ilk defa gitmeye cesaret ettigi, günün birinde mutlaka daha uzun süreligine gidecegi yer.

    …

    Baharin son günleri… Hava günesli ama günes yeterince isitamiyor. Hala kendi sehrinde, istemedigi üniversitenin istemedigi bölümünde, dördüncü senesinde. Bir sekilde hayatini devam ettirmeliydi. Girdigi sinavlarda digerlerini tekme tokat geçip o sinifi kazanmak için hazirlandi, bir kismini geçti ve oraya geldi. Baska sansi yok gibiydi. Aldigi puana göre hemen bir seçim yapmaliydi. Her sey çabuk gelisiyordu, o sene bir sekilde bir üniversiteye girmeliydi. Kaybedecek zaman yoktu. Dört sene boyunca okuluyla ilgili istemedigi birçok sey yapmisti. Yapmak zorundaydi bir sekilde. Ama artik yapabilecegi bir sey oldugunu düsünmüyordu. Hissizlik bütün vücudunu sarmisti yavas yavas. Sonu ölümle biten bir zaman dilimini bu sekilde geçirmeyi kendine kabullendiremiyordu. Insanlari sevip sevmedigini de bilmiyordu. Galiba uzaktan sevecekti onlari ömrü boyunca. Kimi iyi tanisa mutlaka bir kusurunu buluyor, ona olan ilgisi azaliyordu. Göbekli, kel, boynu yokmus gibi duran, konusurken kelimelerin agzindan çikmasina zor izin verir gibi bir hali olan, kaplumbagayi andiran ögretim üyesi her zamanki kendinden emin ve kibirli ifadesiyle bir seyler anlatiyor masanin yaninda. Belki de tam zamani. Ayaga kalkiyor. Gelirken getirdigi hiçbir esyayi almadan hizli adimlarla sinifin kapisina yürüyor. Açiyor, ve son kez çikiyor oradan. Beyni uyusmus halde eve gidip ufak tefek birkaç esya aliyor ve yillar önce bir kismini gördügü devin yaninda aliyor solugu. Bu kez cesur, herhangi bir endisesi yok. Bir seyleri sifirlamak üzere. Yükselirken arkasina son bir defa bakiyor. Hepsi hala orada. Aksam olmak üzere. Toz ve egzoz dumanlari arasinda isinden ve okulundan çikanlar vardir muhtemelen. Yukari dogru devam ediyor. Büyük çinar agaci ve derenin arasindaki o küçük bosluga kadar. Sehir buradan daha küçük görünüyor. Buradan bakinca sanki o kadar da önemli degil. Dagin büyüklügünün yaninda ufacik kaliyor. Ancak ayni durum dag için geçerli degil. Dag burada da büyük, sehre gittiginde de. Agaç ve derenin arasindaki o yerde, agaç dallarindan yapacagi barinaginin içinde kalabildigi kadar kalacak ve çok mecbur olmadikça sehre inmeyecek. Tek ihtiyaci olan sey dagin merhameti. Aksam saatlerinde serin bir esinti var ve günes batmak üzere. Dagda her sey belki de milyonlarca yildir tekrar ettigi gibi o anda da. Ama onun için her sey yeni. Agacin altinda, yorgunluktan belki de hayatinin en rahat uykusuna dalmak üzere.

    Günler sonra, asagi iniyor. Her zamankinden daha yavas, kendinden emin. Hisleri degismis, bu kez sehre indigi için tedirgin. Çam dallarindan yaptigi ve saglam dallarla destekledigi barinagi, dereden yakalayip yedigi yengeçleri, kusburnunu, bögürtleni, yaklasik bir saatlik mesafede olan ve bazen yiyecek almak için gittigi köyü bir süreligine arkasinda birakiyor. Saatlerce asagi iniyor. Sonunda, eskiden okulu olan binaya yakin bir yerdeki parka ulasiyor ve banklardan birine oturuyor. Sabahin erken saatleri. Insanlar henüz uyanmamislar. Bir çöpçü var sadece parkta. Bir insanla konusmayali uzun zaman olmus. Çöpçüye selam veriyor. Nereden geldigini soruyor ona çöpçü. Uzun uzun anlatiyor çöpçüye. “Sonu kötü bitmesin, basina bir sey gelmesin oralarda, dikkat et de…” diyor çöpçü, üç çocuk babasi, çocuklarinin üniversiteyi okuyup bitirdigini hayal ediyor sik sik, ancak ömrünün sonuna kadar böyle bir sey göremeyecek. “Bir sey gelmez basima, insanin az oldugu yerde pek de kötülük yok, yani sonunda da kötü bir sey olmaz umarim…” diyor. Çöpçü oturuyor banka, ama muhabbeti devam ettirmeye niyetli gibi görünmüyor. Ama O, çöpçüyle konusmak istiyor, günlerdir konusmaya hasret kaldi. Muhabbeti biraz daha sürdürmek istiyor:
-Sen de kendine dikkat et, fazla kendini yorma.
-Neyime dikkat edeyim ben?
-Iste senin de basina bir sey gelmesin, “sonunda kötü olmasin” dedin ya, sana da kötü bir sey olmasin istiyorum.
-Benim sonum belli. Daha ne görecegim ben? Her hayatin sonu kötü, her hayatin sonu mutsuz. Sonunda ölüm var, ölümden daha mutsuz bir son mu var?

    Çöpçü bir süre sonra tekrar selam vererek kalkiyor. Insanlar yavas yavas uyanmis, sehrin gürültüsü artiyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here