Oturdugum Yerden…

3
359

Eskiye dönelim…

O zamanlar deniz kiyilarinda kahvehaneler vardi. Kahvehanelerin içinde genellikle sol tarafta aile bölümü bulunurdu. Aile bölümünün içinde göstermelik üç ya da dört masa… Ki birkaç tanesinin altina kalin kartonlar koyarlardi, bir ayagi ötekine esit olsun diye… Sonra etrafinda dörder tane paslanmis demirlerden mecali kalmamis, oturdugunda gicirti sesi veren sandalyeler yerlestirilirdi. Pek rahat sayilmazdi ama sigara dumanindan kaçmak, okey veya tavla taslarinin seslerinden bir an bile olsa kurtulmak, oyunda arkadaslarina yenilince kendi kendine gülme firsatini orada yakaladigi için insanlar, rahatsizligi sorun olmazdi.
Zeminleri de simdikiler gibi mermerden, tastan, islenmis fayanstan falan degildi. Ya kuru beton üstüne kurulurduk ya da çakil taslarinin… O günlerde girdigimiz kahvehanede yer bulamamizin sebebi müsteri çoklugundan degil, masa ve sandalye eksikligiydi. Ikiser üçer garsonlar pervane olmazdi dibimizde. Kahvehanenin bir sahibi olurdu bir de çiragi. Sahip çay ocaginda olur, çirak da getir götür isleri yapardi. “Garson bey bakar misiniz?” demezdik mesela… Göz temasiyla, el saklatmayla yapilirdi her iletisim. “Koçum hele bir baksana buraya!” diyenler tabii ki eksik olmazdi. Ki zaten çirak da “Ne arzularsiniz?” ya da “Hos geldiniz efendim. Ne alirdiniz?”diye bir ifadeyle de karsimiza dikilmezdi zaten. “Agabey / Abla çay var, kahve var, ayran var, gazoz var, limonata var. Hangisini getireyim?” gibi bir karsilama saskinliga atmazdi bizi.

 -Sen bize iki demli çay getir. Tavlayi unutma sakin…

 Burnumuza oda parfümü kokusu yerine, yosun kokusu gelirdi. Sevgililer kumsalin küçük ve kalabalik olmasindan dolayi balikçilarin balik tuttugu kayakliklara giderlerdi, aksamüzeri. Bir gün hiç unutmam arkadasimla kahvehanede yine yer bulamadigimiz bir zamanda kahvehanenin önündeki kayaliklara oturduk. Hatta bir süre sonra kahvehaneye ugramadan direkt kayaliklara gitmeye basladik yer yoktur diye… Sohbet oldukça koyu ve keyifli… Ne çok konusarak sikiyoruz canimizi ne de az konusarak. Iste az önce bahsettigim sohbetin tatli yerinde, arkamizdaki kahvehanenin çiragi gelip;

-Abla çay var, kahve var…

Sözünü kesiyorum:

-Biliyorum biliyorum.

Arkadasima bakiyorum ne içersin dercesine. Havada hafif rüzgâr… “Çay mi içsek? Dayimin tabiriyle tavsankani…” Yok, yok onu bos bir masa buldugumuzda söyleriz. Tavla oynarken güzel olur.

-Sen bize iki orta sekerli kahve getirir misin? Küçük fincanda olsun ama. Tadi damagimizda kalsin. Buraya her geldigimizde o kahve hatirimiza mutlaka ugrasin. Tatilimizin nasil geçtigini soran herkese ballandira ballandira anlatalim bu kahveyi.

Dediklerimi anlamadigini biliyorum. Ama arkadasimin tebessümü yetti bana.

-Getirecek misin?

-Ben size sade kahve getireyim abla. Onda bakilan fal daha belirgin çikiyormus.

Dogrusu hiç beklemedigim bir karsilik oldu. Hafif saskinlik ve dalga geçermis bir gülümsemeyle:

-O niyeymis o? Uydurma.

-Yok be abla. Duyuyoruz gelen müsterilerin siparisini alirken konustuklarini herhalde. Bak benden söylemesi.

Fali kim bakacak derken atliyor lafima:

-Fala ben bakarim. Bahsis istemem.

-Hadi getir bakalim.

Kabullenmem bahsis istememesinden degil. Fala bakma isteginden. Gülen ve bir o kadar da isildayan gözleri, batida duran günesi tekrar doguya çekti. Siz de dayanamazdiniz ki…

Iste geldi tatil dönüsü dillere destan edecegim kahvelerim. Istedigim gibi. Küçük ve köpüklü. Yapmaktan en çok keyif aldigim sey kahvemin köpügüne üfleyerek sekil çikartmak. Çok beceremem ama denerim iste… Velhasil içtik kahvelerimizi. Kapatip kendimize dogru döndürdükten sonra “neyse halimiz çiksin falimiz…”

Günesi alt üst eden gözler simdi de fincanimin pesinde. Ama yine ayni seyler. Içim kabarmismis, nazar degmismis, haber alacakmisim… Bos ama ümitli lakirdilar. Biz duydugumuza inanmiyoruz, karsimizdaki gördügüne. Güzel çikan seylere inanmak istedigimiz kesin. Ama tutup fala inanmak büyük yenilgi… Ben zaten inanmam. Diyorum da siz bana inanmayin. Yenilirsiniz…

Simdi bir fincani hatirliyorum, bir çakil taslarini, kayalari, kumsallari, yosunlari, pasli sandalyeleri, bir ayagi küçük olan masalari… Onca faldan sonra isitmedigi azar kalmayan fincanin büyüklügüne, arada bir de olsa dayanilmasi güç olan yosun kokularina ve pasli sandalyelerin gicirtilarina aldiris etmeyen çakil taslarinin gamsizligina ve en son kumlarin üstünde bulunan et ve kemik yiginlarinin dertlerini dinleyen kumsalin vurdumduymazligina bakiyorum. Hangisine imreniyorum?

 -Hos geldiniz efendim. Ne alirdiniz?

Dalmisim… Irkiliyorum. Önce nami diger takim elbiseli garsona, sonra kaygan ve islenmis fayansli zemine ve isiklandirilip süslenen, yosun kokusundan mahrum kalan kumsala inat:

 -Kahve istiyorum çirak. Sade lütfen…

//B.Ç.

3 YORUMLAR

  1. Tesekkür ederim ben de özledim sizleri 🙂

    Ins. daha sik görüsecegiz..

    Alabegüm; sizin sekerli kahvenizin falina ben bakarim. Üstüne yazi da yazarim =)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here