Yüksek

6
35
    Sessizligin ugultusunu saatlerdir dinliyordu. O ugultunun sadece ilgilenecek herhangi bir seyi olmayanlara, konusacak kimsesi olmayanlara, yalnizlara, hoslanacagi bir ses duymaya muhtaç olanlara gönderilmis bir lanet oldugunu biliyordu. Ayni ses. Ayni ton. Kesintisiz bir sekilde devam ediyordu. Kalkti. Televizyonun dügmesine basti, ugultu bir süreligine saklandi. Pencereden disari bakti. Belki de tam su anda asagiya dogru yürüyen kadinla çok iyi anlasabilirdi. Ömrü boyunca onu taniyamayacak olmasina üzüldü.
 
    Belki de dünyanin baska bir kösesindeki baska biri… Umursamazca dünyanin farkli noktalarinda dogmuslardi. Varligindan dahi haberdar olmadigi o kisiye küfür etti. Televizyonun sesinden rahatsiz oldu, kapatti. Yürüyenlerden kendisini farkeden olur mu diye bir süre hareketsiz olarak izledi. Elinde posetlerle yürüyen yasli bir adam kafasini kaldirdi. Göz göze gelince tekrar önüne bakti. “Acaba” dedi, “Inip içlerinden birini durdursam, anlatsam, yardim istesem, o bogucu yerde çalisamadim, oradaki herkes dayandi ama ben dayanamadim, ailemi yillar önce kaybettim, sizin gibi etrafimda bir sürü tanidigim yok, üç saattir duvarlari seyrettim, kirisleri, kolonlari, duvarin tavanla kesistigi yeri ezberledim, o ugultuyu ezberledim” dese, biraz konusmak istese, acaba nasil tepki verirdi? Gerçekten yardim eder miydi? Su ana kadar konusanlar, yardim edenler sadece yardim ederken gösterdikleri performansi önemsemislerdi. Yani onlarin amaci birine yardim etmek degil, “Iyi yardim eden insanlar” olmakti. Hepsi onun üzerinde kendilerini tatmin etmislerdi. Sonuçta o yine ayni insandi, yardim edenlerse biraz daha özgüvenli.

    Masanin üzerindeki kitabi farketti. Kapaginda “100% Düsünce Gücü” yaziyordu. Iyi bir seyler düsünmeye çalisti. Olmadi. Ugultu geri geldi. Hayir daha degildi. Henüz lanetlenmemisti. Firladi, televizyonu açti. Tekrar pencereye gitti. Nasil da geçip gidiyorlardi. Iste oradaydi. O yavas yürüyen kizil saçli kadin. Onunla kesinlikle çok iyi anlasabilirdi. Onunla birbirleri için yaratilmislardi belki de, kim aksini iddia edebilir? Ama asagisinda, kilometrelerce uzaginda ya da omuzlarinin üzerinde olmasi hiçbir sey ifade etmiyordu. Aradaki görünmez duvarlar bütün mesafeleri sabitliyordu: Ulasilmaz.

    Içeri döndü. Televizyonda adam onlarin ürünlerinin en iyisi oldugunu ve onlardan satin almamiz gerektigini, alirsak digerlerinden üstün olacagimizi anlatiyordu. Banyoya girdi. Suyu açti, aynada yüzüne bakti. Saçlarini farkinda olmadan saga yatirmisti. Is yerini hatirladi. Sirf kendisinden üst mevkide oldugu için duydugu mutlulukla bile ömür boyu keyif içinde yasayabilecek olan parlak kafayi. Yürürken dik durmaya özen gösterirdi, kaslari bir gün iflas edip patlayacakmis gibi. Bakislarinin etkileyen ve hakimiyet altina alan bir yönü oldugunu saniyordu, bu zanni yüzünden mutlulugu, vücudunun kasilmasi tavan yapiyordu. Bunu ona ilk kez bakan biri bile anlayabilirdi. Gösterisli montu ve belgelerini dikkatle koydugu siyah çantasina asiri özen gösterirdi. Ayakkabilari sürekli parlakti. Arada bir odaya girip içerideki üç kisinin yüzüne sanki bir suç islemisler gibi bakar, yerlerde, duvarda hizlica göz gezdirip çikardi. Sik sik çayciyi, temizlikçiyi azarlardi. Egosunu tatmin etmek için kendisinden alt mevkide olan az sayida insandan yararlanmak zorunda oldugunu hissediyordu. Ve öyle yapiyordu. Sebebi ne olursa olsun.

    Onu gördügünde karnina ani bir agri saplaniyor, uzun süre gitmiyor, neden sonra yavaslayarak, dagilarak kayboluyordu. Bir gün, en az kendisi kadar itici montunu o üç kisilik odaya asmak zorunda oldugunu, koydugu yerden almak istedigini söylerken igrenir gibi bakmisti parlak kafa. Agri. Mont bütün gün gözüne çarpmis, degisik sekillere, silüetlere girmis, odanin havasini degistirmis, agrinin dagilip kaybolmasini geciktirmisti. Mont dik duruyordu. Montun saçlari parlakti, saga yatirilmisti.

    Baska bir gün, zavalli temizlikçi kadini kapi girisini yeterince temizlemedi diye azarlamisti. Kapi girisi, en çok kirlenebilecek yer. Kadinin bütün gün orada durmasi gerekirdi. Kadin o gün sinirden titreyen elleriyle bulasik yikarken bardak kirmisti. Korkusundan, titreyen, artik bir de kanayan elleriyle bardagin parçalarini yok etmisti. O gün kadin biraz da parçaladigi parmagina aglamisti. O gün. Parlak kafanin, “Bu kagida imza yerine X yapan kim? Espri yaptiysa komik degil, ama gerçekse çok komik.” diye dalga geçtigi gün. Parlak kafanin kiymetli montunun birkaç parçaya bölündügü, çantasinin; içindeki belgelerle klozete tikildigi ve üç kisilik odadan bir kisinin kayboldugu gün. Alçakça ama az da olsa tatmin edici bir intikam.

    Suyu açti. Çok soguk. Isinmasini bekledi. Belki de son banyosuydu. Kiz arkadasi olmayali uzun süre olmustu. Iki yildir yasadigi bu iki odali eve kendisinden baska bir kez tamirci girmisti sadece. Annesi ve babasi, yol kenarinda, burusmus demir yigininn içinde öldügünde, onlari yillarca durmadan düsünecegini, zaman zaman aglayacagini tahmin etmisti. Ama seyrek araliklarla hatirladi, ancak her hatirladiginda bogulurcasina agladi. O gün paldir küldür yuvarlanan hayatinin bir daha kolay kolay toparlanamayacagini anlamisti, simdi yanilmadigini anliyordu. Bir süre suyun altinda durdu. Küçükken böyle durdugunda bogulacagini sanir, hemen suyun altindan çekilirdi. Bir de banyodaki yankilanmada sarki söylerdi. Büyüyünce sanatçi olacagini saniyordu. Ya da aktör. Biraz daha büyüdügünde, küçük bir kitapçi açabilecegini falan düsünmeye basladi. Ortaokulda arkeolog olmaya karar verdi. Arkeolog olacak, bir müzik grubu olacak ve küçük bir kitapçisi olacakti. Sonuç olarak, issiz bir halde, saatlerce duvarlari, pencereden disariyi seyredip simdi yalniz basina yasadigi küçük evin küçük banyosunda, Yeterince isinmayan suyun altinda dikiliyordu. Etkileyici bir basari öyküsü. Yine de belki bir seyler olabilirdi. Ama önce bu asagilik duygusundan ve kendine duydugu nefretten kurtulmaliydi. Korkakça çantaya ve monta saldirmak yerine onu odadaki çalisanlarin ve aglattigi kadinin önünde duvardan duvara çarpip öyle çikabilirdi o bogucu yerden. Belki de hala sansi vardi. Cesaretini toplayip oraya tekrar gidebilirdi. Belki parlak kafa hirpalandikça odadaki çalisanlar ve temizlikçi kadin da mutlu olurdu. Belki de bir sekilde ölürdü parlak kafa. Ya onu öldürürse? Sorun öldürmesi degil, hayati boyunca katil hanesinde “1” yazacak olmasiydi. Geri alinamiyor, silinemiyordu yapilan seyler. Hem parlak kafa öldügünde bilinci olmayacakti. Oysa ki bilincinin yerinde olmasi, yaptiklarinin cezasini çektigini bilmesi, öfkelenmesi, korkmasi, utanmasi gerekirdi. Suyun altinda öylece düsündü. Cesareti yoktu. Karsisina çikamayacakti.

    Suyu kapatti. Giyindi. Odayi topladi. Uzun uzun bakti odaya. Anahtari disaridan kapiya takti. Binanin en üstü. Çocuklugunda hep çekici gelirdi ona. Ancak bu binada hiç çikmamisti oraya. Agir adimlarla çikti, Dört kat geçti. Kapilarda farkli farkli isimler. Bazisinin önünde disarida birakilmis ayakkabilar. En son içeriden kahkaha atan bir çocugun sesinin geldigi kapiyi geçti. Terastaydi. Fazla yüksek olmayan kenardaki duvarlarin yanina gitti. Asagi bakti. Yeterince yüksek. Kolay olabilirdi. Bir anlik bir sey. Sonrasinda his yok, bilinç yok. Ama nedense hala olmamisti. on saniye, yirmi saniye, hala olmuyordu… Asagida bir çocuk kirmizi topunu duvara atiyor, duvardan seken topu tutmaya çalisiyor, sik sik kaçiriyordu. Manav, dükkaninin önünde taburesine oturmustu. Günes, kisa süreligine kurtuldugu bulutlarin arkasina yine girmek üzereydi. Alçak duvarin üzerine çikti. Kenara iyice yaklasti. Vücudundaki kan sanki hizini arttirmis, çildirmis gibi bir asagi bir yukari akiyordu. Bir adim daha. Arkasindan ince bir ses geldi. Ona sesleniyordu. Az önce önünden geçtigi kapinin arkasindan, evden gelen çocuk sesi. Döndü, terliklerini yanlis ayagina giymis, kirmizi yanakli, koyu sari saçli, elinde oyuncak bir direksiyon tutan küçük bir erkek çocugu. “Aç” dedi, elindeki sekeri uzatip. Bakakalmisti çocuga. Kan ayni hizla yukari asagi gidiyor, kafasi zonkluyordu. “Abi, aç!” dedi çocuk, yaklasarak. Sekeri elinden aldi, pakedini yirtti, çocugun agzina verdi. “Hadi” dedi, “hadi in asagi, bak annen çagiriyormus seni.”. Çocuk, agzina büyük gelen sekeri zaptetmeye çalisarak “I-ih! Burasi benim garajim.” dedi. “Ama sana izin verdim garajima girmeye. Al!”. Küçük, bogum bogum elindeki diger sekeri ona uzatiyordu çocuk. Aldi. Çocuk elindeki direksiyonu saga sola çevirip agziyla motor sesi yapmaya çalisarak terasin diger ucuna dogru gitti. Eger tam ucuna kadar bu sekilde arkasi dönük giderse, onu göremezdi. Zamani vardi. Duvarin üzerine çikti. Derin bir nefes aldi. Asagi bakti, elindeki sekeri farketti. Atmak istedi, atamadi. Tekrar asagi bakti. Geri döndü. Duvara oturup çocugu seyretmeye basladi. Kendi dünyasinda yasiyor gibiydi çocuk. Oyununa dalmis, dünyayi unutmustu. Asagi yukari bir saat kadar seyretti onu. Karanlik çökmesine yakin asagidan annesi seslendi sonra. “Abi asagida müsteri varmis, ben gidiyorum” dedi, el salladi çocuk, asagi indi. Kapinin kapanma sesi geldi. Karanlik çöküyordu. Agir agir asagi indi oturdugu duvardan. Seker hala elinde duruyordu. Bir saat kadar önce son kez geçtigini düsündügü merdivenden tekrar geçti, bu kez asagi dogru.

6 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here